Kur'an-ı Kerim Meali

Takdim

Kur’an-ı Kerim

Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın emir ve yasaklarını, önerilerini, uyarılarını, öğretilerini, dünya ve ukba saadetinin kazanım yollarını izah etmek üzere Allah tarafından Arapça olarak vahiy yolu ile Hz. Muhammed’e 23 yıllık bir zaman içinde farklı hikmetlere, sebeplere ve şartlara bağlı olarak indirilmiştir. Hz. Muhammed’den sonra da nesilden nesile tevatür yoluyla nakledilerek bize kadar ulaşmış ve –ayetlerde ekleme ya da çıkarma gibi herhangi bir değişiklik olmaksızın- Allah’ın korumasıyla kıyamete kadar devam edecektir.

Kur’an-ı Kerim bir yönüyle, kendinden önceki diğer ilâhî kitaplardaki sosyal ve ahlaki kuralları yeniden ve daha kapsamlı bir şekilde ortaya koyarken, diğer yönüyle de kıyamete kadar cereyan edecek hadiselere cevap verecek zenginlikte inmiştir. Onun içindir ki, insanlığa model olan Peygamberimiz (as), bir yönüyle diğer peygamberlerle gelenleri tafsil ederken, diğer yönüyle de insanların karşılaşacağı bütün durumlara kıyamete kadar ışık tutacak şekilde her şeyi icmal etmiştir. Böylece 23 yıllık Saadet döneminde, kıyamete kadar cereyan edecek olan hemen her şeye ilkesel anlamda ve mikro planda ışık tutulmuştur.

Kur’an-ı Kerim’in değişik zamanlarda, farklı sebeplere bağlı olarak indirilmesi, imanın kalbe oturması ve ona bağlı olarak eylemlerin faydalı hale gelmesi yani insanın irşad ve ıslahı bakımından da fevkalade önemlidir. Nitekim “Biz, onu (Kur’an’ı) senin kalbine iyice yerleştirmek (ve insanların kavramasını kolayca sağlamak) için tutarlı bir bütün oluşturacak şekilde âyet âyet/parça parça okuduk.” (Furkan 25/32) buyrulmuştur.

Kur’an-ı Kerim’i oluşturan âyetler ve sûreler bir arada birbiriyle tutarlı, uyumlu ve bağlantılı tam bir bütün meydana getirmektedirler. Bunun içindir ki, ondaki mesajları anlamak için, âyetleri ya da sûreleri ait oldukları umumi anlam örgüsü içinde ele almalı, siyak-sibak bütünlüğüne dikkat etmeli ve münferit meseleleri de bu bütün içinde değerlendirmelidir.

Ayrıca, “Allah, sözün en güzelini; âyetleri birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir.” (Zümer 39/23) buyrularak Kur’an-ı Kerim’de birbirinin aynısı olan ve birbirine benzeyen âyetlerin ve kıssaların bulunduğu ifade edilmiştir. Kur’an’daki âyetlerin birbirine benzemesi ve ifade ettiği manaların aynı yakınlıkta olması ve hatta aynı kelimelerden oluşan ve aynı anlamı içeren âyetlerin tekrarlanması, gönderilen mesajın ve verilen direktifin ehemmiyetiyle alakalıdır. Kur’an’a bir düşünce tarzı olarak değil de bir yaşam biçimi ve hayat kitabı olarak bakılırsa, birbirine yakın olan ya da aynı anlama gelen bu âyetlerin hangi hikmete mebni olduğu daha kolay anlaşılacaktır.

Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de farklı kavimleri ve peygamberleri anlatan kıssalar da defalarca tekrarlanmaktadır. Mesela Hz. Musa’nın 136, Hz. İbrahim’in 69 ve Hz. Nuh’un 43 defa ismi zikredilmektedir. Ayrıca 74 yerde Firavun’un adıyla karşılaşılmaktadır. Hiç şüphesiz bunlar da okuyucunun dikkatini çekecek ve onu bu konuda düşünmeye ve araştırmaya sevk edecektir. Kıssaların değişik yerlerde farklı üslupla karakterize edilmesi, gerek zihin ve fikirlerin o hadiseye motivasyonu ve gerekse kıssaların anlatıldığı yerlerdeki esprinin yakalanması bakımından son derece önemlidir. Kıssalardan alınacak çok önemli dersler vardır. Kuyuya atılan ve bulunduktan sonra hapsedilen Hz. Yusuf’un Mısır’a vezir olması ve Allah tarafından elçi olarak görevlendirilmesi; makam, şöhret ve para tutkunu insanlar için ciddi mesajlar içermektedir. Tanrılık iddiasında bulunan Nemrut ve Firavunların helakini anlatan âyetler, tamamen dünyaya kilitlenmiş emperyalist ruhlu ve maymun iştahlı kimselere önemli dersler vermektedir.

Bunlara ek olarak, dikkat edilmesi gereken mühim bir konu da, “muhkem” ve “müteşabih” âyetlerin iyi analiz edilmesidir. Âyetler “muhkem” ve “müteşabih” olmak üzere iki ayrı kategoride ele alınır. Âl-i İmran sûresinin 7. âyetinde “Sana Kitabı indiren O’dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir” buyrulmaktadır. Onun için âyetleri incelerken bu iki kavramın anlamına dikkat etmek ve anlam bütünlüğünü bu inceliğin farkında olarak düşünmek gerekir. Tefsir usulünde, açık ve yoruma muhtaç olmayan âyetlere “muhkemât”, manası gizli ve yoruma muhtaç olan âyetlere de “müteşabihât” denilmiştir. Kesin farzları ve hükümleri (helal, haram, namaz, oruç, zekât, hac gibi) beyan eden âyetler “muhkem” grubunda olan mesajlardır. Müteşabihin kaynağında ise, Allah’ın muradının zımni olması bahis konusudur. Bu zımnilik bazen lafızda, bazen manada, bazen de her ikisinde birden söz konusu olmaktadır. Ayrıca bunlar yoruma açık, farklı anlam içerebilen, anlaşılmaları zamana bırakılan ve üzerinde düşünülmesi gereken âyetlerdir. Kur’an-ı Kerim’de müteşabih âyetlerin bulunması, zaman ve mekânın, sosyal şartların değişmesine paralel olarak onun daha iyi anlaşılması konusunda hem düşünce ve yorum hürriyeti açısından çok önemlidir, hem de dünya yaşlandıkça Kur’an’ın gençleşeceğinin ve ölümsüzlüğünün göstergesidir.

Meal çalışmasında dikkate aldığımız hususlar:

Öncelikle, aşağıda adları verilen tefsir ve meallerden fazlasıyla istifade ettiğimizi belirtmek isteriz. Faydalandığımız eserlerin hazırlanmasında emeği geçen herkesten Allah ebediyen razı olsun. (Âmin)

Orijin dildeki mana ruhunun (vahiy), lafız bedenine nüzul maksadını göz ardı etmeden ve her açıdan aslına sadık kalınarak çeviri yapmak gerekir. Yani yapılan çalışmalarda ne kadar dikkat edilirse edilsin bir dilden başka bir dile çeviri yapılırken metinlerin anlamlarını ve detaylarını tam olarak aktarmak ve anlatılmak isteneni hakkıyla ifade etmek büyük zorluklar içermektedir. Çünkü Türkçeye çevrilmek istenen âyetlerdeki edebî üslubun güzelliği ve fesahat ve belagatin üstünlüğü diğer dillerle kıyaslanamayacak bir zenginliktedir. Bu durum, Kur’an-ı Kerim’in hakkıyla anlaşılmasında zorluklar oluştursa da elbette onun anlaşılamaz ve yorumlanamaz bir kitap olduğu anlamına gelmez. Çeviride sıkıntılar olsa da, Allah meramını insanların her zaman çok rahat anlayabileceği bir üslupla ifade etmiştir. Nitekim Kamer sûresinde dört ayrı yerde (54/17, 22, 32 ve 40), “Andolsun, Biz Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık.” Kıyame sûresinin 75/19. âyetinde ise, “Sonra şüphen olmasın ki onu (Kur’an’ı) açıklamak da Bize aittir” buyrularak, Kur’an’ın hem anlaşılmasının kolay olduğu, hem de kendi kendini tefsir ettiği vurgulanmaktadır.

Mealler hiçbir zaman Kur’an’ın kendisi değildir, aslının yerini tutamaz. Meal çalışmasını yapan kişi Kur’an’dan ne anlamışsa onu metne döker. Eğer yapılan çeviriden bir şey anlaşılmıyorsa ya da eksik anlaşılmalara götüren ifadeler söz konusu ise mutlaka çeviride bir yetersizlik var demektir. Yoksa Kur’an’ın muhatabına hitap etmeyen mesajları içermesi düşünülemez. Ancak onun iyi anlaşılması tekrar tekrar okunmasına ve bilhassa bütününün göz önünde bulundurulmasına bağlıdır. Kur’an-ı Kerim ne kadar çok okunur ve üzerinde ne kadar fazla tefekkür edilirse mesaj da o kadar doğru ve net anlaşılacaktır.

Yapılan bu meal çalışmasında herkesin kolayca anlayabileceği bir dil kullanılmış ve kelimelere karşılığı Türkçede anlaşılabileceği şekilde mana verilmiştir. Anlam bütünlüğünden dolayı bazı âyetler birleştirilmiş ve “Bkz.” notuyla diğer ilgili sûre ve âyetlere atıf yapılmıştır. Kimi durumlarda parantez içinde ilaveler yapılarak âyetlerin daha iyi anlaşılması sağlanmıştır. Ayrıca bazı âyetlerin içerdiği anlamların sadece mealle anlatılması mümkün olmadığı için dipnotlar halinde açıklamalar yapılmıştır. Mesela: “Eline bir deste (sap/değnek) al, böylece onunla vur ve yeminini bozma!” (Sâd 38/44) buyrulmuştur. Türkçeye çevirisi yapılan bu âyetten ne anlatılmak istendiğini, muhatabın kim olduğunu ve hangi mesajın alınacağını açıklama yapmadan anlamak mümkün değildir. Onun için bu ve bunun gibi âyetlerin anlaşılması için dipnotlar halinde açıklamalar getirdik.

Bazı terimlerin daha iyi anlaşılması için farklı ifadeler kullandık, “mü’min” yerine “inanan” dedik. Çünkü iman edilmesi gereken her şeye inanarak bir insan “mü’min” olabilir ama bu imanın sürdürülebilmesi, iman temeli üzerinde inşa edilen yapıya imandan gelen inceliklerin yansıtılmasına bağlıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Ey inananlar! Allah’a, O’nun peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu Kitaba ve daha önce indirilmiş kitaplara inanmaya devam ediniz” (Nisâ 4/136) buyrulmaktadır. Bugün “mü’min” olduğunu söyleyen ve Müslüman olduğu bilinen birçok insan Kur’an’ın öngördüğü kuralları ciddiye almamakta; Hz. Muhammed’e ondört asır önce gelmiş ve geçmiş bir Arap peygamberi gözüyle bakmakta; İslam’ı fakir, eğitimsiz, gelişmelere kapalı, yaşadığı dünyanın gerçeklerinden habersiz ve entelektüel çevrelerden uzak insanların dini olarak görmektedir. Bu anlayışa sahip insanlar, kendi dininden olan insanların terörize edilerek dünyanın gözünde küçük düşürülmesine seyirci kalmaktadır. Oysa “inanan” dediğimiz zaman; imanın esaslarını kabullenmiş ve bu esasların yüklediği sorumlulukla davranışlarını biçimlendirmiş, Kur’an’ın çizdiği sınırlar içerisinde hayatını Hz. Muhammed’in sünnetiyle inşa etmiş kişi anlaşılmalıdır. Kur’an, Saffat 37/111′de Hz. İbrahim’den örnek verirken “Şüphesiz o, Bizim inanan kullarımızdandı” ifadesini kullanıyor. Yani mü’min olmak, Hz. İbrahim’in inandığı gibi inanmayı -en çok sevdiği varlığını Allah’a adamayı (kurban etmeyi)- gerekli kılıyor. Burada İbrahim Peygamber üzerinden bizlere Allah şunu emrediyor: “Varlığınızı Allah’a adayın.”

“Kâfir” yerine “inkârcı” dedik. Çünkü “kâfir” terimi bir kimlik gibi duruyor. Yani imanın kapsama alanında bulunan bütün varlıkları inkâr eden demek oluyor. Oysa “inkârcı” ifadesinde, Hakk’a karşı bir direnme, küfürde ısrar etme, hakikati inkâra şartlanma, bir inatlaşma, bir kasıt bulunmaktadır. İnkârcı dediğimizde, sadece Hakk’ı inkâr eden değil, aynı zamanda ona karşı direnen, onu küçümseyen ve Hakk’ın ortadan kalkması için var gücüyle çalışan bir kişiyi düşünürüz.

“Allah’tan korkmak” yerine “Allah’a karşı gelmekten sakınmak” ya da “Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşamak” dedik. Çünkü “Allah’tan korkmak” ifadesi, insanı baskı altına alarak onun Allah’a olan güvenini ahlaki değerinden ve anlamından yoksun bırakabilir. İnsan korktuğu şeyden uzak durmak ister. Ama insan, Allah’tan korkmak yerine O’na karşı saygısızlık yapmaktan sakınmayı, O’nu sevmeyi ve O’na karşı sorumluluk bilinciyle kendi varlığını biçimlendirmeyi düşünürse, o takdirde Allah’a daha yakın olur ve böylece tabiatında mündemiç bulunan duyguların tesirinden kurtulup ilâhî tesir alanına yükselmiş olur.

Kur’an Okumak

Kur’an okumak deyince, onun sadece lafzını/Arapçasını okumayı düşünmemeliyiz. Hangi dili konuşuyor ve hangi dille anlaşıyorsak o dildeki mealini ve tefsirini mutlaka okumalıyız. Çünkü Kur’an sadece kıraat için değil, esasen anlaşılmak ve yaşanmak için gelmiştir. Ama ne acıdır ki, 14 asırlık geçmişimize baktığımızda, tarihin bazı dönemlerinde Kur’an çoğunlukla geldiği dille okunmuş ya da seçilegelmiş aynı bölümlerin tekrarıyla yetinilmiştir. Onlarca defa Kur’an’ı hatmetmiş nice insanlar vardır ki, bir defa olsun bu kitabın hangi mesajları içerdiğini ve muhatabından neleri istediğini merak etmemiştir. Onun içindir ki muhataplar Kur’an’dan alması gereken değerleri yeteri kadar alamamıştır.

Kur’an ahlakıyla tekâmül ederek yaratılışın sırrına ermek istiyorsak; onu, tamamını kapsayan canlı bütünlüğü içinde okumalıyız. Eğer Kur’an gerektiği gibi okunur ve anlaşılırsa ve anlaşılanlar hayata geçirilirse işte o zaman İslâm, tıpkı Asr-ı Saadette olduğu gibi yeniden canlı, evrensel ve herkese açık hale gelecektir.

İslâm bugün, doruğa ulaştığı dönemlerdekinden çok daha büyük bir yayılma imkân ve ufkuna sahiptir. Bu imkânlardan yararlanarak evrenselliğiyle iftihar ettiğimiz Kur’an’daki ilahi mesajları temsil gücümüzle beraber evrene taşımalıyız.

Meal Çalışmasında Faydalandığımız Eserler:

  • Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili
  • Seyyid Kutup, Fi Zılali’l-Kur’an
  • Muhammed Esed, Kur’an-ı Kerim ve Tefsiri
  • Ali Fikri Yavuz, Kur’an-ı Kerim ve Meali Âlisi
  • Hasan Tahsin Feyizli, Feyz’ül-Kur’an

Cemal Külünkoğlu

2009